HİKAYELER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HİKAYELER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2010 Çarşamba

HAYATINIZ SEÇTİĞİNİZ KADINDIR...


Harun Reşit savaşta esir aldığı düşman Generale:
-Hayatını bağışlarım ama bir şartım var, der.'Kadınlar hayatta en çok ne ister? ' budur bilmek istediğim.......

Bu sorunun yanıtını getir; kurtar kelleni der.
General sorar soruşturur bu çetin sorunun yanıtını aramaya başlar ve Kafdağındaki bir
cadının bunu bildiğini öğrenir....Günlerce gecelerce at koşturur, adıyı bulur ve sorar:
-Kadınlar hayatta en çok ne ister?
Korkunç cadı yanıt için öyle bir şart ileri sürer ki yenilir yutulur cinsten değil.....
-Evlen benimle! ! ! ! .....O zaman öğrenirsin ancak istediğini...
Bu ölümcül teklifi kabul eder General ve doğru yanıtı alır almaz koşar Harun Reşit'e ve:
-Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek ister! .
Harun Reşit Generalin hayatını bağışlar ancak cadıyada evlenmek için söz vermiştir.
Neyse evlenirler.İlk gece General bir bakar ki, o korkunç cadı dünyalar güzeli bir afete dönüşmüş
karanlık odada.....Konuşur cadı:
- Benim kaderim böyle...Günün sadece yarısı güzel olabilirim, iğer yarısı çirkinim der.Ne dersin?
Geceleri seninleyken mi güzel olayım,yoksa gündüzleri dışardayken mi? .....
General düşünür ve:
- Sen bilirsin kararı kendin ver der.İşte o an korkunç cadı sonsuza dek güzel bir kadın olarak kalır....
Peki bu öyküden çıkarılacak 3 ders nedir? ? ?

1.Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek isterler.

2.Özgür iradesiyle hareket eden bir kadın her zaman güzeldir.

3.İster güzel olsun, ister çirkin olsun her kadın aslında bir cadıdır.

Hayatınız seçtiğiniz kadındır.......

Zevkli bir kadına rastlarsanız zevkiniz,

bilgili bir kadına rastlarsanız bilginiz,

zeki bir kadına rastlarsanız zekanız gelişir.

Hayat kat kattır.Babil'in Asma Bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir ve bir terastan
bir terasa sizi kadınlar götürür.

Ve bugün durduğunuz teras,seyrettiğiniz manzara,

gördüğünüz hayat yanınızdaki kadının terası,manzarası ve hayatıdır.....

Hayatınız seçtiğiniz kadındır......

HİKAYELER ALINTIDIR

16 Mart 2010 Salı

BAŞARI SADECE PARAYA BAĞLI DEĞİLDİR....


İş adamının işleri bozulmuştu. Ne yaptıysa olmuyordu. Bir zamanlar çok başarılı bir insan olmasına rağmen şimdi büyük olansadece borçlarıydı. Bir taraftan kredi verenler onu sıkıştırırken, diğer taraftan da bir sürü insan ödeme bekliyordu. Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu. Nefes almak için parka gitti. Bir banka oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasılkurtulacağını düşünmeye başladı. Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu. 'Çok üzgün görünüyorsun. Seni rahatsız eden bir şey olduğu belli... Benimle P ayla şmak ister misin?' diye sordu yaşlı adam. İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da, 'Sana yardım edebilirim' dedi. Çek defterini çıkardı. İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı. Çeki ona verirken de şöyle dedi: 'Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin.Hadi al' dedi. Ve yaşlı adam geldiği gibi hızla gözden kayboldu. İşadamı elindeki çeke baktı. Çekte 500 bin dolar yazıyordu ve imza ise John Rockefeller'e aitti, yani o gün için dünyanın en zengin adamına. 'Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim' diye düşündü. John Rockefeller'e ait bu çekle her şeyi çözebilirdi. Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti. Bu değerli çeki kasasına koydu. Onun kasasında olduğunu bilmenin güveniyle yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı. Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı. Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri doğurdu. Birkaç ay sonra tekrar işlerini yoluna koyabilmişti. Takip eden ayla rda ise borçlarından tümüyle kurtulup hatta para kazanmayabaşlamıştı. Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu. Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti. Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi. Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru geldiğini gördü. Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü p ayla şacakken bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı. Hemşire 'Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir' dedi. 'Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp, bu parka geliyor. Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor' diye ekledi. Hemşire adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı. İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı. Sanki donmuştu. Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna inanarak işleralmış, yapmış ve satmıştı.Birden, hayatının akışının değiştiren şeyin para olmadığını fark etti.Hayatını değiştirenin yeniden kendinde bulduğu kendine güven ve inançtı. başarının sırrı, kasamızda duran değil, kendi kalbimizde ve kafamızda olanlardır.

13 Mart 2010 Cumartesi

Üç şey...





Köy sakinleri yağmur duasına çıkmışlardı. Bütün köy ahalisi toplandı.
İçlerinden sadece birinde şemsiye vardı.
Bu inançtır.

Babalar bebeklerini havaya hoplatır, çocuklar gülmekten bayılır. Yere
düşeceklerini akıllarına bile getirmezler. Çünkü babaları onu tutacaktır.
Bu güvendir.

Yatağımıza girerken yarın uyanıp yaşamaya devam edeceğimize dair
teminatımız yoktur. Ama yine de ertesi güne dair planlar yaparız.
Bu ümittir.

ve bu üçü varsa hayatınız güzeldir..

Hayat cetele tutmak degildir...




Hayat;
Seni kac kisinin aradigi, kiminle ciktigin, cikiyor oldugun veya cikacagin demek de degildir.
Kimi optugun, hangi sporu yaptigin, kimlerin seni sevdigi de degildir.
Hayat, ayakkabilarin, sacin, derinin rengi de degildir.
Nerede yasadigin veya hangi okula gittigin de degildir.
Aslinda hayat; notlar, para, giysiler, girmeyi basardigin ya da basaramadigin okullar da degildir.
Hayat;
Kimi sevdigin ve kimi incittigindir.
Kendin icin neler hissettigindir.
Guven, mutluluk, sefkattir.
Arkadaslarina destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktir.
Hayat;
Kiskancligi yenmek, onemsemeyi ogrenmek ve guven gelistirmektir.
Ne dedigin ve ne demek istedigindir.
Insanlarin sahip olduklarini degil, kendilerini oldugu gibi gormektir.
Her seyden onemlisi hayati, baskalarinin hayatini olumlu yonde etkilemek icin kullanmayi secmektir.
Iste hayat bu secimden ibarettir.
Insanlarin en acizi dost edinemeyen,
ondan daha acizi ise dost kaybedendir.

Charles Eguone

20 Şubat 2010 Cumartesi

CAN YOLDAŞI....


Olay Ingiltere'de geçiyor:

Yasli bir bey, sabah erken evinden çikmis, yolda ilerlerken, bir
bisikletlinin kendisine çarpmasi ile yere yuvarlanmis ve hafif
yaralanmis.
Sokaktan geçenler yasli beyi hemen en yakin saglik birimine
ulastirmislar.
Hemsireler, adamcagizin yarasina pansuman yapmislar, ama 'biraz
Beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kirik veya çatlak olup
olmadigini inceleyeceklerini' söylemisler.
Yasli bey huzursuzlanmis, 'acelesi oldugunu istemedigini' söylemis.
Hemsireler merakla acelesinin sebebini sormus.
Adamcagiz da 'karim huzur
evinde kaliyor her sabah onunla kahvalti etmeye giderim, geç kalmak
istemiyorum' demis.
'Karinizin, siz gecikince merak edecegini düsünüyorsunuz herhalde'
Demis hemsire.
Adam üzgün bir ifade ile 'ne yazik ki karim Alzheimer
hastasi ve benim kim oldugumu bilmiyor' demis.
Hemsireler hayretle 'madem
sizin kim oldugunuzu bilmiyor neden hergün onunla kahvalti yapmak için
kosusturuyorsunuz' demisler.
Adam buruk bir sesle 'ama ben onun kim
oldugunu biliyorum' demis.
ALINTIDIR

13 Şubat 2010 Cumartesi

BIRAK SEVGİ SENİ BULSUN





Iyi kalpli, yalniz bir adam, bir gün bir koza bulur. Kozanin icinde kücük
bir tirtil vardir. Adam çok sever bu tirtili, onunla tüm yalnizligini, tüm
sevgisini paylasir.

Gel zaman git zaman tirtil büyür, güzel bir kelebek olur. Adam, kelebegine
hayran... birakamaz bir türlü... Aslinda kelebegin aklinda daglar, kirlar,
çiçekler vardir da; kiyamaz bir türlü adama ve sevgisine, yalniz birakamaz
onu... Üç günlük ömrünü sevildigi ve sevdigi yerde geçirmeye hazirdir...

Ama adam bilir ki; "Sevmek bazen vazgeçmeyi de bilmektir" ... Kelebegine
son kez bakar ve onu saliverir özgürlügüne, kirlarina, çiçeklerine
dogru...

Kelebek mutlu olmasina mutlu olur ama hiç bir meltem, hiç bir çiçek
yapragi adamin avucunun sicakligini andirmaz... Aklinda adam, o çiçek
senin bu çiçek benim dolasir saatlerce... Adam bir kelebege sevdali, bakip
durur bosluguna. Kelebekse hala konacak sicak bir avuç aramakta...

Böylece kelebek sunu anlar: BAZEN AIT OLDUGUMUZ YER ORASIDIR; SICAK BIR
AVUCTUR BILIRIZ AMA O YERIN BIZE AIT OLMA IHTIMALI BIR HIÇTIR ...
Böylece adam sunu anlar: HIÇ BIR SEVDAYI YALNIZCA SEVGIYLE YASATAMAZSINIZ
...

O günden sonra kelebek, adama duydugu özlemi gömecek bir dag aramaya
baslar, ama gücü tükenene dek arayis da bulamayinca anlar ki; HIÇ BIR DAG
BIR ÖZLEMI GÖMEBILECEGINIZ KADAR BÜYÜK DEGILDIR ...

Adamsa sevdasini koyar simsicak avuçlarina; kelebegin yerine...

Sevgili dostum; Herkes bir seyler yasar; iyi ya da kötü, dogru ya da
yanlis... Yasadiklarindan bir çikarim yaparak hayatina bir yol verir; ayni
zamanda düsüncelerine de...

Birak SEVGI seni bulsun...


ALINTIDIR

19 Ocak 2010 Salı

Bu yükü niye taşıyorum?


Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına. Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi.

Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı. Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu…

Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Branda’nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu. Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı…

Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah’a dua edebilirdi yalnızca. Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı.

“Allahım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun.

Onu bulmama yardım et.”Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler.

İçlerinden biri “Aranızda lens kaybeden var mı?” diye bağırdı.

Brenda’nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti.

Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa bunları yazacaktı: “Allahım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım…”

“Bu yükü niye taşıyorum” demeyin…


ALINTIDIR

24 Aralık 2009 Perşembe

KÜÇÜK BİR DERS....



Bir kuş soğuk bir kış gününde yiyecek bulabilmek icin kanat çırpıp

duruyormus. Hava o kadar ayazmış ki minik kuş dayanamayıp karın üstüne

düşmüş. Kuş çaresiz soğuk karın üstünde ölümü beklerken, ordan geçen

bir inek kuşun üstüne sıçmış. Kuş öyle bir sinirlenmişki, kanatları

donmamış olsa, kalkıp ineği dövecek....

Birde bakmışki pisliğin sicaklığı ile kanatları çözülmüş, yaşama dönmüş.

Öyle bir sevinçle ötüyormuski, ordan geçen bir kedi bunun sesini

duymuş ve pisliği eşeleyip kuşu cıkarmış. Kuş buna çok sevinmiş tam

kediye teşekkür edecekmişki, kedi onu yemiş.


Demekki neymiş:

1- Her üstüne sıçani düsman sanma !

2- Seni her pislikten cikarani dostun sanma !

3- En önemlisi, pisliğin icinde mutluysan sesini cikarma

alıntıdır

15 Aralık 2009 Salı

GÜLLER


iraz-30@hotmail.com arkadaşımdan gelen bir hikaye sevgiyle okuyunuz.

GÜLLERİN AGLADIĞI BİR ZAMAN VARDIR

Ama bir Gül var ki onun gözlerinde her zaman

gözyaşı vardır. Geceler onun gözyaşlarını kendine

saklar. Ama gündüzün aydınlığında nemlenen gözleri

onun hüzünlerini fısıldar. Denizler onun gözyaşları

gibi ıslak; güneşler hüzünleri kadar sıcaktır.


GÜLLERİN KOKMADIĞI BİR ZAMAN VARDIR

Ama bir gül var ki,
Onun sevgi saçan kokusu her zaman vardır.

Kokusu sevgiden, rengi hasretten bir güldür.

O, kalbi hasretle yanmış ama sönmemiş, kül olmamış,

Kor olmuştur ve Tanrı adını
“Kırmızı Gül” Koymuştur...

GÜLLERİN SEVİŞTİĞİ BİR ZAMAN VARDIR

Ama bir gül var ki; Sustuğu an bile sevgiyi yaşayan bir

kalbi vardır. Onun gülerken bile yaprağında gözyaşı vardır.

Ama o gözyaşlarında bile sevgiden gelen bir sıcaklık vardır.

Onun gözünde vazolara girmenin bir anlamı yoktur.

Ama onun hüznünü ve sevincini paylaştığı kır çiçekleriyle arkadaşlığı vardır

GÜLLERİN UYUDUĞU BİR ZAMAN VARDIR

Ama bir gül var ki; Onun geceleri bile kapanmayan gözleri vardır.

Sevgisi gece gündüz yol alır, duası,
Kokusu anbean sevdiğine varır..........

GÜLLERİN SOLUDUĞU BİR ZAMAN VARDIR

Ama bir gül var ki; Kokusu sevgilinin yüreğine işlemiştir de

bu yüzden ölümsüzlük sırrına kadem basmıştır.

Ve onun mezar taşına şu yazılmıştır:

SEVMEYEN İNSANLAR ÖLÜR AMA,

SEVEN GÜLLER SOLMAZ,

ONLARIN KABRİDE OLMAZ…..

Kan rengi ,

kıpkırmızı güllere bayılırdı...

Kocasının sevgili Gül 'ü...


Her yıl evlilik yıldönümünü

kapının önünde bulduğu...


Enfes fiyonklarla süslü

kucak dolusu kırmızı güllerle kutlardı...


Hatta, eşini kaybettiği yıl dahi kapısı çalınmış

gülleri kucağına bırakılmıştı,

Küçük bir kartla birlikte;

" Seni geçen sene bugünden daha çok seviyorum..."


Birden bunların son gülleri olduğunu düşündü.

Önceden ısmarlanmış olmalıydı.

Öleceğini nereden bilebilirdi?...

Zaten her şeyi daha önceden planlamayı

ve yapmayı çok severdi.

Gülleri özenle içeri taşıdı.

Saplarını kesti , vazoya yerleştirdi.

Vazoyu da konsolun üzerine ,

eşinin fotoğrafının yanına koydu.

Orada kocasının koltuğuna oturup,

Saatlerce gülleri ve fotoğrafı seyretti. Sessizce...

Bitmek bilmeyen bir yıl geçti.

Yapayalnız ve hüzün dolu bir yıl...

Sonra bir sabah kapı çalındı tıpkı eski günlerdeki gibi...

Kıpkırmızı gülleri ,

üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi.

Evlilik yıldönümünü kutluyordu.

Gülleri içeri aldı.

Şaşkınlık içinde doğru telefona koştu.

Çiçekçi dükkanını aradı.

Onu bu kadar üzmeye kimin hakkı vardı?...

Biliyorum " dedi , çiçekçi...

" Eşinizi geçen yıl kaybettiniz...

Telefon edeceğinizi de biliyordum...

Bugün size gönderdiğim gülleri çok önceden ısmarlamış,

Parasını da ödemişti.

Hep böyle yapardı zaten...

Hiç şansa bırakmazdı.

Dosyamda talimat var.

Bu çiçekleri size her yıl göndereceğim.


Bir de özel kart vardı , kendi el yazısıyla.

Bilmeniz gerek diye düşünüyorum...

Ölümünden sonra çiçeklere iliştirmemi istediği kart..."

Gül hıçkırıklar içinde teşekkür ederek

telefonu kapattı...

Parmakları titreyerek zarfı açtı...

" Güller,

senin

kapıyı

açmadığın



güne

dek

gelmeye

devam

edecek.



O gün

çiçekçi

beş ayrı

zamanda

gelip kapıyı


çalacak,


Eve dönüp

dönmediğini

kontrol

edecek.



Beşinciden sonra emin olarak gülleri ona verdiğim yeni adrese getirip, Seninle yeniden ve ebediyen kavuştuğumuz yere bırakacak..."
alıntıdır

20 Kasım 2009 Cuma

SEVGİ FEDAKARLIKTIR EMEK İSTER





On beşinci yüzyılın başlarında, Nürnberg yakınlarında oldukça fakir bir aile yaşardı. On sekiz çocuklu ailenin reisi oldukça mütevazı kazancını çocuklarına yetirmek için günde on sekiz saate yakın çalışırdı. Gerektiğinde konu komşudan yardım da gelirdi.

On sekiz kardeşten ikisi, Albrecht ve Albert, bu umutsuz durumlarına rağmen, kalplerinde gizliden gizliye bir hayali büyütürlerdi. Her ikisi de usta bir ressam olmak istiyordu; ama babalarının kendilerini şehirdeki sanat akademisine gönderemeyeceğini gayet iyi biliyorlardı.

Günler, geceler süren tartışmalardan sonra iki kardeş ortak bir karar aldılar. Yazı tura atmaya karar verdiler. Yazı turada kaybeden maden ocağında çalışacak, kazandığı ile kazanan kardeşinin sanat akademisindeki masraflarını karşılayacaktı. Sonra da kazanan kardeş, dört yıl sonra mezun olduğunda, ya resimlerini satarak ya da gerekirse madende çalışarak diğer kardeşi okutacaktı.

Bir sabah fısıltılı dualar eşliğinde yazı tura attılar. Yazı turayı Albrecht kazandı ve Nürnberg'deki sanat akademisinin yolunu tuttu.
Albert ise maden ocağının yolunu tuttu. Dört yıl boyunca kardeşine para gönderdi.

Albrecht'in karakalem ve yağlıboya resimleri akademide hemen herkeste hayranlık uyandırmıştı. Öyle ki daha mezun olmadan hatırı sayılır paralar kazandı.

Genç sanatçı mezun olup köyüne döndüğünde, kalabalık ailesi evlerinin verandasında yemekteydi. Uzun sohbetlerin ardından, Albrecht ayağa kalktı, kardeşi Albert'in elinden tutup kendisine yaptığı eşsiz iyiliği anlattı.
Albrecht, Albert sayesinde hayallerini gerçekleştirmişti. Sonra sözlerini şöyle tamamladı:

''Ve şimdi, benim fedakâr kardeşim Albert, sıra senin. Şimdi Nürnberg'e gidip hayallerini gerçekleştirebilirsin. Masraflarını ben karşılayacağım."

Herkesin gözü Albert'e döndü. Albert, oldukça solgun yüzünü yıkayan gözyaşlarını gizlemeye gerek görmeden, başını "hayır, hayır!" anlamında sağa sola sallıyordu. Albert, sonunda kalktı ve gözyaşlarını sildi. Kardeşlerinin, anne babasının yüzlerinde gezdirdi gözlerini. İki elini de sağ yanağına yapıştırıp yumuşak bir ses tonuyla konuşmaya başladı:

"Hayır, kardeşim. Nürnberg'e gidemem. Benim için artık çok geç. Dört yıllık maden işçiliği ellerime neler yapmadı ki! Her parmağım en az bir kere ezilip kırıldı. Son zamanlarda, sağ elimde dayanılmaz romatizma ağrıları da başladı. Bir bardağı bile zor tutuyorum. Nasıl olur da karakalem, yağlıboya çalışırım ki?.. Parmaklarım fırça tutacak inceliği çoktan kaybetti. Hayır, kardeşim, hayır... Benim için artık çok geç."

Bu buruk konuşmanın üzerinden 450 yıldan uzun bir süre geçti. Bugüne kadar Albrecht Dürer'in yüzlerce portresinin yanı sıra karakalem, suluboya, yağlıboya resimleri dünyanın sayılı müzelerinin duvarlarını süsledi. Fakat bunlar içinde hiçbiri Albrecht Dürer'in o günkü yemekten sonra yaptığı karakalem çalışması kadar ünlü olmadı. Bugün yeryüzünde birçok çalışma masasının üzerini süsleyen, birçok duvarda asılı duran bu resim Dürer'le eşleştirildi; hatta Dürer'den daha çok bilinir oldu.

Albrecht Dürer, kardeşi Albert'in kendisi için gösterdiği feragati resmetmeye niyetlendi. Kardeşinin maden ocağında çalışmaktan eğri büğrü olmuş parmaklarını ve kırış kırış avuçlarını bütün detaylarıyla çizdi. Resimde Albert'in ince parmakları göğe doğru yönelmişti. Avuçların içi sanki gökten bir yağmur bekliyormuşçasına açıktı. Dürer, bu çalışmasına basitçe "Eller" adını verdi. Fakat insanlar, böylesine açık avuçlara ve göğe yönelmiş parmaklara her kalbin içini ısıtan bir sırrı doldurdular.

Bozuk para yere düştüğünde, Albrecht'in sanatçı olma duası, Albert'in de bir sanatçının en ünlü eserine model olma duası kabul edilmişti. Dürer'in "Eller"i, böylece, "Dua Eden Eller" olarak anıldı.

SEVGİ FEDAKARLIKTIR -EMEK İSTER

13 Kasım 2009 Cuma

3 Zarf







Şirketin durumu iyi gitmemektedir ve artık patronların genel müdürü değiştirmekten başka çaresi kalmamıştır.

Eski ve yeni genel müdür bir araya gelmişlerdir ve oturur sohbet etmeye başlarlar. Eski genel müdür:

"-Ben bu şirketi düzlüğe çıkaramadım, umarım sen başarırsın. Ama olur ya, işler yine iyi gitmez ise, sana 3 zarf bırakıyorum. Önce bir numaralı zarfı açarsın. İşler yine iyi gitmez ise iki numaralı zarfta sıra. O da olmaz ise, artık üç numaralı zarfı açmaktan başka yol yok."

Teşekkür eder yeni genel müdür ve ayrılırlar.

Bir zaman sonra şirkette işler düzelmez ve daha kötüye gitmeye başlar, yeni genel müdür hemen zarfları hatırlar. Gider çekmecesinden 1 numaralı zarfı alır ve açar. Okudukları heyecanlandırır:

Eski yönetimi kötüle!

"Akıllı adammış." der yeni genel müdür.

Gerçekten de, işlerin iyi gitmemesinden dolayı eski yönetimi suçlar durur. Fakat günler geçer, haftalar geçer, işler daha da sarpa sarar. Aklına 2 numaralı zarf gelir. O da yeni genel müdürü heyecanlandırır:

Organizasyonu değiştir!

Yeni genel müdür hemen raporlama müdürü ile finansman müdürünün yerlerini değiştirir, bölge sorumlularının ikisini merkeze alır, beş kişiyi de işten çıkarır. Ama ortada düzelen bir durum yoktur. Gün geçtikçe işler daha da kötüye gitmektedir. Artık son zarfa gelmiştir sıra. Yeni genel müdür bir kere daha heyecanla çekmecesini açar, zarfı çıkarır, açar ve okur:

Hemen sen de 3 yeni zarf hazırla!

12 Kasım 2009 Perşembe

BİR SAATLİK DOST (Yaşanmış Bir Hikaye)


Lezzet Günlüğüm adlı blog sahibi sevgili arkadaşımın benimle paylaştığı bu güzel yaşanmış hikayeyi sizlerlede paylaşmak istedim teşekkür ederim arkadaşım dostluk kolay bulunmayan çok özel bir paylaşımdır bilenler için sevgiyle kalınız canlarımm....

Hızlı bir çalışma temposunun ardından saatin beş olduğunu Kat nöbetini devretmeye gelen hemşire arkadaşlar sayesinde fark etmiştik. Yoğun bir servisti çalıştığım servis, çocuk servisleri hastanelerin en yoğun ve gürültülü olan servisleridir. Artık günün yoğunluğu geçmiş servis sessiz bir hal almıştı aksam tedavilerini henüz bitirmiş ofiste çay içmeye gitme telaşındaydım Çünkü o günün ilk çayını içme fırsatı yakaladım diye kendi kendime düşünüyordum. Kep dağılmış saç baş karışmış yorgun bitkin bir haldeydim tedavi odasından çıktığımda. Aynada kendimi tanıyamadım. ofise geldiğimde hemşire odasının telefonu çalıyordu. Oturduğum yerden büyük bir güçlükle ayağa kalktım ve telefona gittim karşıdaki ses acilde trafik yaralılarının olduğunu içlerinde Çocuklarında bulunduğunu, damar bulamadıklarından dolayı acile yardıma gelmemi söylüyordu. Tüm yorgunluğumu unutmuş hızla acil servisine yönelmiştim ki diğer telefonda nöbetçi hekimin nöbetçi beyin cerrahı hekimiyle gelip gelmeme konusundaki tartışmasını duydum. Nöbetçi hekimin sesi ortalığı çınlatıyordu:
— Ne yapalım? Bırakalım ölsün mü bu insanlar? Gelmek zorundasınız!
— Gittiğiniz davet beni ilgilendirmez! Nöbet değiştirseydiniz Çok önemli bir davetti madem.
—Siz Hipokrat yemini etmediniz mi?

Konuşma böyle sürüp giderken gelen asansöre binerek koşarak acil servisine gittim Her yer kan revan içinde ağlayan koşuşturan yakınını bulmaya çalışan bir yığın insan vardı bu kalabalıkta sağlıklı bir iş nasıl yapılırdı bilmiyordum ama her kez elinden geleni birilerine bakma gayretini gösteriyordu. Acil serviste yatak kalmamış sedyelere insanlar yatırılıp ilk müdahale yapılıncaya kadar bekletiliyor yetersiz kalan personel yerine hastaları yukarı sevk edilen servise aileleri çıkartıyordu. Onca kazazede içinde başında kimsesi olmayan ama durumu da oldukça ağır 15–17 yaş arası bir genç vardı gerekli müdahalesi yapılmış fakat sevk edildiği beyin cerrahi hekimi henüz görev yerine gelmediği için orada bekletiliyordu. Kendime ait serum ve tedavileri uyguladıktan sonra o çocuğun başına giderek ilgilenmeye çalıştım şuuru yerindeydi konuştuklarımı anlıyor fakat cevap veremiyordu son anlarını yaşadığını görüyor ve yalnız olduğu için korkunç derecede üzülüyordum onu orada yalnız bırakamıyordum. Zaten ben onunla ilgilenirken acil servis boşalmış, tüm hastalar gerekli servislere dağıtılmıştı. Ellerimi sımsıkı tutuyordu, bırakma dercesine gözlerinden yaşlar süzüldükçe kendimi ben de tutamaz hale gelmiştim, eğildim yanaklarından öptüm. 'Bırakmayacağım seni sakin ol, Üzülme sakin' diyordum hiç tanımadığım, daha önce hiç görmediğim bu insana anlatılmaz bir yakınlık hissediyor, sanki onun acısının aynısını çekiyordum. Çok acı çekiyordu hem yalnızlığından hem de geçirmiş olduğu beyin travmasından. Ne kadar süre daha onunla kaldığımı hatırlamıyorum. Avucumu bırakmasıyla kendime geldim. O artık aramızda değildi, bu dünyayı terk etmişti ve ben gelmeyen doktoru suçluyor içimden Lanetler yağdırıyordum. Derken beyin cerrahı hekim gelmişti. Hastanın daha doğrusu ex (Ölmüş) gencin üzerindeki çarşafı almamı söyledi. Çarşafı kaldırdığımda doktorun hiç bir şey söyleme fırsatı olmadan yere düştüğünü gördüm. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Yemekli bir davetten gelmişti. Acaba çok mu sarhoştu ya da kalp krizimi geçiriyordu diye düşünürken diğer hekim arkadaşları olaya müdahale etmişlerdi bile. Ölen o gencecik insanin babasıydı bu doktor ve kendi evladının tedavisi için çok geç kalmıştı ne yazık ki. Kötü günde oğlunun acısıyla felç geçirmiş ve görevine yeniden dönememişti.Seni yeniden andım KEREM ruhun şad olsun hayattaki bir saatlik dost bana yıllardır yaşattığın tecrübeyle dost kalan dost. 1986MUTLAKA 2-3 Ayda bir bu yazıyı okurum ben. Size de tavsiye ediyorum.Dostluk her gün 2-3 kere telefonla konuşmak değildir...Dostluk yapılması gereğine inanılan telefon görüşmeleri sırasında diğer insanların dedikodusunu yaparak karşılıklı bir şeyler paylaşıldığını zannetmek değildir...
Dostluk; dost bildiğin kişinin en ince detaylarını bilme ihtiyacı ve gereği değildir... Dostluk; dost bildiğin kişinin senin en karışık detaylarını bilmesi gerektiği de değildir...
Dostluk her hafta 3-5 kere görüşmek değildir...1 ay, 1 sene, 5sene seni aramayan, senin de aramadığın bir insani birdenbire arayıp, dertleşmek, hatır sormak istersen ve o insan da seni Geri Çevirmez ve sanki daha az Önce konuşmuşsun gibi kaldığınız yerden konuşmaya devam ederse, ve daha da Önemlisi bu 1 ay, 1 sene, 5 sene ayrılığa rağmen bu insanin başı gerçekten sıkıştığında yardımına koşacak ilk insanlardan biriysen, ve ayni şekilde onun da Öyle olduğunu biliyorsan EMINOL Kİ O kişi senin DOSTUNDUR... Sen de O'nun...
' Her tür ilişki avuç içinde duran kum taneleri gibidir. Avucumuzu sıkmadan, gevşekçe tutarsak, kum taneleri kaymaz, durur. Avucumuzu kapatıp, sıkmaya başladığımız an kum taneleri parmaklarımızın arasından akmaya baslar. Bir kısmını tutmayı başarsanız da, Çoğu akıp gider. İlişkiler de böyledir. Esneklik varsa, diğer insana saygı duyuluyor ve özgürlük tanınıyorsa ilişkiler bozulmaz. Ama diğer insanı Çok bunaltırsanız ilişki de yavaş yavaş bozulur ve biter. Hayatta pek Çok insanla karsılaşırsın Ama sadece gerçek dostlar senin kalbinde bir iz bırakır.'

GERÇEK DOSTLARINIZI BULUP HİÇ KAYBETMEMENIZ DİLEĞİYLE!!!

8 Kasım 2009 Pazar

BİR KOCANIN HİKAYESİ



Çok sevgili arkadaşım lezizce.blogspot.com dan bana gelen güzel bir hikayeyi onun müsadesi ile sizlerle paylaşmak istedim ben bayıldımmm :)) çok teşekkür ederim sevgili arkdaşım

Adamın birisi bir gün hastalandı. O gün canı işe gitmek istemiyordu. Karısı ne güzel hep evde kalıyor, hiç işe gitmiyordu. Birden içinden allaha şöyle bir dua edeceği tuttu. "Allahım hergün işe gidip, 8 uzun saat boyunca evim ve eşimin rahatı için çalışıyorum. Eşim ise evde yalnızca oturuyor. Ne olur, bir gün için benim yerime geçip, ne zor bir hayat yaşadığımı görmesini sağla".
Hikaye bu ya.. birden bire adamın dileği yerine geldi. Ertesi sabah, Adam, karısının vücudunda uyandı. Hemen yataktan fırladı, eşinin kahvaltısını hazırladı, çocukları uyandırdı, elbiselerini hazırladı, onların da kahvaltılarını hazırladı, yedirdi, beslenme çantalarını hazırladı, çocukları okula götürdü, eve döndü.
Hemen evi toparladı, yıkanacak bulaşıkları ve çamaşırları halletti. Temizleyiciye götürülecek olanları eline alıp, telefon faturasını ödemek için Türk Telekom'a gidip sıraya girdi. Faturayı ödedikten ve temizleyiciye uğradıktan sonra akşam yemeği için alışverişe gitti.
Eli kolu dolu bir vaziyette eve döndü. Bu arada öğle olmuştu. Evi, özellikle yemek masasının altını elektrik süpürgesi ile süpürdü. Eşyaların tozunu aldı. Mutfağı sildi. Çocukların okuldan geldiklerinden atlayacakları keki pişirdi.
Çocukları okuldan alma zamanı gelmişti. Yolda onlarla sohbet etti. Okulda olanlar konusunda onlara akıl verdi. Eve geldiklerinde, derslerini kontrol edip, çalışmaları için masalarına oturmalarını sağladı, onlara süt ve kekten oluşan akşamüstü yiyeceklerini verdi.
Bu arada, yıkadığı çamaşırları ütülemesi gerekiyordu. Ütü bittiğinde, ancak akşam yemeğini hazırlayacak kadar vakit kalmıştı. Patatesleri soymaya başladı. Salataları yıkadı. Pilav için pirinci ıslattı. Etleri çıkarıp, fırın için hazırladı. Kocası eve geldiğinde, sofraya tabakları yerleştiriyordu.
Akşam yemeğinden sonra, önce eşinin kahvesini pişirdi sonra masayı topladı ve bulaşıkları halletti. Eşinin ve çocukların ertesi günü giyeceği kıyafetleri kontrol etti.
Bu arada çocukların yatma saati gelmişti. Onlara hikaye okudu.
Salona TV seyretmeye, biraz gazete okumaya dönmüştü ki, eşi onu yatak odasına çağırdı. Ne de olsa, adamcağız bütün gün onlar için çok çalışıp, yorulmuştu. Şimdi rahatlaması, gevşemesi gerekiyordu. Bu da onun göreviydi.
Ertesi sabah, uyandığında, hemen Allaha yalvarmaya başladı. 'Allahım, özür dilerim, ben ne dediğimi bilmiyormuşum. Karımın hayatını rahat zannetmekle ne halt işlediğimi şimdi anladım. Lütfen beni eski halime döndür'. Allah cevap verdi 'Evet, dersini aldığını görüyorum, herşeyi değiştireceğim ama maalesef 9 ay beklemek zorundasın, çünkü dün gece hamile kaldın'

6 Kasım 2009 Cuma

ARKADAŞLIĞIN KIYMETİ




Kötü karakterli bir genç varmis. Bir gün babasi ona çivilerle dolu; bir
torba; vermis. Arkadaslarin ile tartisip kavga ettigin zaman her sefer bu;tahta perdeye bir çivi çak" demis. Genç, birinci gün tahta perdeye 37 çivi çakmis Sonraki haftalarda; kendi kendine kontrol etmeye çalismis ve geçen
her günde daha az çivi çakmis. Nihayet bir gün gelmis ki hiç çivi çakmamis.Babasina gidip söylemis. Babasi onu yeniden tahta perdenin önüne; götürmüs; Gence "Bugünden baslayarak tartismayip kavga etmedigin her gün için; tahta perdeden bir çivi çikart, sök" demis.
Günler geçmis. Bir gün; gelmis ki; her çivi çikarilmis. Babasi ona "Aferin iyi davrandin ama bu tahta; perdeye; dikkatli bak. Artik çok delik var. Artik geçmisteki gibi güzel; olmayacak.Arkadaslarla tartisip kavga edildigi zaman kötü kelimeler; söylenilir. Her kötü kelime bir yara (delik)birakir. Arkadasina bin defa;kendisini affettigini söyleyebilirsin ama bu delik aynen kalacak(hic kapanmayacak). Bir arkadas ender bir mücevher gibidir. Seni güldürür yüreklendirir. Sen ihtiyaç duydugunda yardimci olur seni dinler sana yüregini açar" demis.
Kimsenin gonlunde derin yaralar birakamamak umidyle...

3 Kasım 2009 Salı

AĞUSTOS BÖCEĞİ HİKAYESİ




Şu hikayeye bir de SUNAY AKIN gibi bakalım...
Bir ağustos böceği doğmadan önce toprağın altındaki bir lavrada ortalama
olarak 12 yıl bekler. Evet, tam 12 yıl.
12 yıllık hapislikten sonra dünyaya gelen garibanın ömrü adında yazılıdır: Ağustos.
Yani topu topu bir ay...
Şarkı söyleyen yalnızca erkek ağustos böceğidir.
Çünkü dişi, en güzel şarkıyı söyleyeni kendine es seçecek ve çiftlesecektir.
Düşünsenize, 12 yıl toprağın altında bekle, dışarı çık. Ömrün bir ay...
Buldun, buldun... Bulamadın, bir daha yok.
Siz olsanız calısır mıydınız?
ALINTI

30 Ekim 2009 Cuma

ANNE KEDİ



Göl kenarında yaşayan ve sudan nefret eden bir kedi doğum yapar. Bu kedinin yavruları ise annelerinden farklı olarak gölde oynamayı ve suya girmeyi çok sevmektedir. Anne kedi de yavruları ile birlikte göle girer ve onlarla suda oynar. Bunu gören bir başka kedi hayretler içinde kalır ve ona sorar: "Sen hep sudan nefret ederdin, ama görüyorum ki artık sudan hiç çıkmıyorsun. Bunun sebebi nedir?"

Anne kedi şöyle cevap verir: "Hala suyu sevmiyorum ama yavrularımı çok seviyorum".

Hepimizin hoşlandığı veya hoşlanmadığı bir çok şey vardır. Ancak birini çok seviyor ve onunla bir şeyler paylaşmak istiyorsak, onun hoşlandığı şeylere bakış açımızda esnek olmalıyız. Özellikle ailemize karşı bize düşen daha özverili ve daha hoşgörülü olmaktır. Zararlı bir yönü yoksa sevdiğimiz kişinin hoşlandığı şeyleri sevmeye çalışmalı veya en azından hoşgörülü ve anlayışlı olmalıyız.

İnsanlarla uyum sağlamadan sıcak ilişkiler kuramazsınız.

27 Ekim 2009 Salı

Kim demiş tarih sıkıcıdır diye?!





Bir dahaki sefer ellerinizi yıkarken suyun sıcaklığı tam istediğiniz gibi değilse eskiden İngiltere'de bu işlerin nasıl yapıldığını düşünün!

1500'lerde İngiltere'de işler şöyle yapılıyordu:
İnsanların çoğu Haziran'da evleniyordu Çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziran'da hala çok kötü kokmuyorlardı . Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.

Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu.. Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Ondan sonra oğullarıve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak ta bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü. İngilizce'deki 'banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın' (Don't throw the baby out with the bathwater) deyimi buradan gelmektedir.

Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce'deki 'kedi-köpek yağıyor' (It's raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.
Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu. Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluşturuyordu. Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir.

Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden yapılmıştı. Toprak kadar fakir (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır.
Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. Bunlar kışın ıslandığı zaman kayganlaşıyordu.. Bunu önlemek için yere saman (thresh) seriyorlardı. Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu. Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu. Buna mani olmak üzere kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı 'thresh hold' (saman tutan; Türkçesi eşik idi.

Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu. Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu. '
Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük' (peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old) tekerlemesinin menşei budur. Bazen domuz eti buluyorlar o zaman çok seviniyorlardı .
Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı. Birisinin eve domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı. Buna 'yağ çiğnemek' (chew the fat) adı veriliyordu.

Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu. Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu. Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bunda sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.
Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı . Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu. Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında 'tabak ağzı' (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.
Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.
Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan geçen insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu. Bunlar birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor¸ aile etrafına toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu. Buna 'uyanma' nöbeti deniyordu.

İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir 'kemik evi'ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı . Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü. Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili dinlerdi. Buna mezarlık nöbeti 'graveyard shift')denirdi. Bazıları zil sayesinde kurtulur ('saved by the bell') bazıları da 'ölü zilci' (dead ringer) olurdu.
Gerçekler bunlar:
Ortaçağda Avrupa'daki rahibelerin yüz ve ellerinden başka yerlerini yıkamaları kesin olarak yasaklanmıştı. Kastilya Kraliçesi İsabella bile 50 yıldan fazla süren hayatı boyunca iki kez banyo yapmıştı. Kirlilik adeti Amerika'ya da bulaşmış Pennsylvania ve Virginia eyaletlerinde ''banyo yapmayı yasaklayan'' ya da belirli kısıtlamalar getiren kanunlar çıkarılmıştı. Philadelphia' da ise kanunla bir ay içinde birden fazla banyo yapan insanlar cezaevine gönderiliyordu.

Tuvaletle henüz tanışmayan Avrupa'da lazımlıkları sokaklara boşaltma adeti 17. yüzyıla kadar sürdü. Fransa krallarından 14. Louis, gününün belli bir zamanını lazımlığında oturarak geçirir, devlet işlerini de buradan yürütürdü.
1600'lerde İstanbul'a gelen İngiliz büyükelçiler, lazımlık kullanma ve bunu da pencereden boşaltma adetleri yüzünden şehirden uzak olan Tarabya'yaki bir konağa gönderilmişti. 19. yüzyıla gelindiğinde, kesin olarak tuvalet kullanma sözü vermeleri üzerine Taksim'e taşınmalarına izin verilmişti...

26 Ekim 2009 Pazartesi

ESKI BIR GRIPTEN KORUNMA YONTEMI ...DENEMEYE DEGER...





Muhtemelen İlaç Kartelleri tarafından yaratılan "Domuz Gribi" enfeksiyonuna karşı yoğun bir "İlaç ve aşı" kampanyasının yürütülmekte ve bunların karlarına kar katmak için, bu içinde ne olduğu belirsiz "aşı" yı hükümetler aracılığıyla pazarlama peşlerinde olduğu bu günlerde, yayılması en kolay hastalık olan "Grip" ile igili bu küçük ama ÖNEMLİ, eskilerin bazı rahatsızlıklar için ne gibi doğal çareler bulduğunu bize hatırlatan, ders alınabilecek öykü belki bir nebze yardımcı olabilecektir. ..

“GRİP” için bir “Eski zaman” öyküsü…
“1919 yılında, Dünyada 40 milyon kişinin “Grip” ten öldüğünde, bir Doktor birçok çiftçiyi Griple mücadelede yardım amacıyla ziyaret eder.Birçok çiftçi ve ailesi Grip kapmıştır ve birçoğu ölürler.


Doktor ziyaretlerine devam eder ve bir sürprizle karşılaşır, ziyaret ettiği bir çiftçi ve ailesi çok sağlıklıdır.Doktor böyle olabilmesi için aileye herkesten farlı ne yaptıklarını sorar ve cevaben çiftçinin hanımı odaya , bir tabak içine “soyulmamış” bir “SOĞAN” koyduklarını (muhtemelen diğer odalarada) söyler.Doktor buna inanamaz ve bu “soğan” lardan birini alarak Laboratuvarda Mikroskop altına koyarak inceler ve “soğan” ın içinde “Grip” virüsünü görür.”Soğan” açıkça “Grip” bakterisini absorbe etmiş, emmiştir ve bu sayede de aile sağlıklı kalmıştır.


Evet, ben bu hikayeyi Kuaförümden duydum.O, bana yıllar önce birçok çalışanının “Grip” olduğunu ve böylece müşterilerinin de “Grip” kaptığını anlatmıştı.Gelen yılda o, dükkanına çukur bir tabak içinde bir “SOĞAN” yerleştirir.Ve büyük bir sürpriz yaşar, o yıl hiçbir personeli “Grip” olmamıştır.O işe yaramıştır…(hayır, şimdi o sanıldığı gibi bir “soğan” işinde değildir)
Bu öyküden alınacak ders, bir miktar “soğan” almanız ve evinizin çevresinde biryerlere yerleştirmenizdir. Ne olduğunu görmek için onu deneyin.Biz geçen yıl onu denedik ve asla “Grip” olmadık.


Eğer o sizi ve sevdiklerinizi bu hastalıktan kurtarırsa ne güzel.Buna rağmen şayet “Grip” olursanız, o daha yumuşak ve uysal geçebilir.
Bir miktar “SOĞAN” satın almaya vereceğiniz birkaç liradan başka ne kaybedebilirsiniz? ...”

AMCA DİYEN PAPAĞAN..




Adamın biri güzel bir papağan satın alarak eve getirmiş ve başlamış konuşmayı öğretmeye. Özellikle papağanın "amca" demesini istiyormuş.

Günlerce uğraşmış ancak papağana tek kelime öğretmeyi başaramamış. Bir gün iyice sinirlenmiş ve papağanın bir tüyünü kopararak, "amca de bakayım" diye bağırmış. Papağandan yine ses çıkmayınca her seferinde "amca de" diyerek hayvanın tüylerini tek tek yolmuş. Adam, tüylerini tamamen yolduğu papağanı tavuk kümesine atmış..

Sabaha karşı kümesten gürültüler gelmeye başlamış. Kümese giden adam birde ne görsün, papağan bir tavuğun üzerine çıkmış, tavuğun tüylerini tek tek yolarak her seferinde "amca de bakayım", "amca de bakayım" diye bağırıyormuş.

Bir insana bir şeyler öğretmek istiyorsak çok sabırlı ve esnek olmalıyız. Öğrenme kişinin istemesi ve bilgiyi veren kişiyi sevmesi ile mümkündür.
Öğrenme sırasındaki olumsuz davranışlar, kişinin bilgiye öğrenememesine neden olacağı gibi bu davranışları aynen modellemesine de sebep olabilir.

Ne söylediğinizden çok, karşınızdakinin ne anladığı önemlidir.

20 Ekim 2009 Salı

KARINCA KİTO





Mahkumun biri, yalnız kaldığı hücre içinde bir karınca ile arkadaşlık yapar. Kito adını verdiği bu karınca zaman içerisinde adamın talimatlarına göre hareket eder hatta takla atmayı bile öğrenir.

Mahkum, insanların Kito'ya hayran kalacağını ve göreceği büyük ilgi sayesinde zengin olacağının hayalini kurmaktadır. Hapisten tahliye olduğu gün Kito'yu kibrit kutusunun içine koyarak bir kafeteryaya gider. Amacı insanların Kito'ya nasıl tepki vereceğini test etmektir.

Karıncayı kibrit kutusundan çıkaran eski mahkum garsonu çağırır. Amacı garsona Kito'nun marifetlerini göstermektir. Garsona "Masanın üstünde duran şu karıncayı görüyor musun?" diye sorar sormaz, garson elindeki bezle karıncayı alır ve "Afedersiniz beyefendi" diyerek Kito'yu öldürür.

Her kişinin kendine ait değerleri ve inançları vardır. Bir kişi için çok önemli olan bir olay diğeri için pek de önemli olmayabilir. Kişileri kendi inanç sistemimize göre değerlendirirsek sorunlarla karşılaşabiliriz. Yapmamız gereken kişilerin inanç ve değerlerine saygılı olmak ve ilişkilerimizde kendimizi onların yerine koyarak hareket etmektir.

Altının degerini en iyi sarraf bilir.

SON DAKİKA HABERLERİ VE GÜNDEMİ BURADAN TAKİP EDİN

netkitap.com