8 Ağustos 2009 Cumartesi

BİR PİRİNÇ TANESİ....



Beş yaşında idim.
Rahmetli babaannem pirinç
ayıklıyordu.
Bir tane yere düştü.
Babaannem eğildi,
aramaya başladı.
Sağa bakıyor, sola bakıyor,
bulmaya çalışıyordu .
Çocukluk iste,

-Aman babaanne dedim.
- Bir pirinç tanesi için bu
kadar caba harcamaya, yorulmaya değer mi?
Rahmetli ilk defa
sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu.
-Sen oturduğun yerden
ahkâm kesiyorsun, ' dedi.
- Hiç pirinç üretilirken
gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir
pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alın
teri, emeği, çilesi var biliyor musun?'
Utancımdan kıpkırmızı
olmuştum.

Aradan yıllar geçti.
Hukuk Fakültesinde
öğrenciyim.
Alain'in proposlarini okuyorum.
Birden
irkildim.
Babaannemi hatırladım.
Alain, bir insan
yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa
karşı ihanet etmiş olur diyordu.
İlave ediyordu.
Bir iğnenin üretiminde binlerce insanin alın
teri, göz nuru, el emeği vardır diyordu.

On dokuz
yıl evveldi.
Stockholm'e gitmiştim.
Bir otele
indim.
Geceydi.
Sabahleyin, traş olmak i çin
lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not
gördüm.
'Lütfen traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın,
yanda bir kutu var oraya bırakın, bir tek jiletle dahi olsa, İsveç
çelik sanayisine yardımcı olun' diyordu.
Doğrusu hayretler
içinde kaldım.
Çocukluğumdan beri çelik eşya denince
akla İsveç çeliği gelir.
Birçok
eşya üzerinde' İsveç çeliğinden yapılmıştır'
diye yazardı.
İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık
jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor,
gelen turistlere rica yollu uyarıda
bulunuyordu.

İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda
radyolar, televizyonlar bir haberi duyurur.
'Şu tarihte, su
saatte, adamlarımız gelecek.
Siz lütfen hazırlığınızı yapın.
Okumadığınız,
ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa,
kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi ols a,
kapının önüne koyun. İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla
ağaç ziyanına engel olun.'

Japonlar son derece sade,
basit, yalın mütevazı yasayan insanlardır.
Evlerini
mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül
edememiş, hayatın manasını anlayamamış, zavallı
kimselerdir.
Böyleleriyle; evini mezat
salonuna çevirmiş zavallı, diye
eğlenirler.
Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması
ne kadar acıdır.
Vaktiyle Japon ekonomisi darboğazdan
geçiyor. İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor.
Zamanın
başbakanı meclisi toplar.
Kürsüye çıkar.
Durumu
olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve;

-Şu andan itibaren der,

-Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve
dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka
bir şey yemeyeceğim.
-Şu üstümdeki elbiseden
başka elbise giymeyeceğim.
Dediklerini yapar, en üstten en
alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır.
Japonya
bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun
bütün kesimlerini, tek istisna olmadan
kapsadığını söylemeye gerek yok.
Geçenlerde
Japon imparatorunun sarayını gördüm.
Yarabbim, ne kadar
sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak...


*Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan bos
yere akıtmakta, gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla,
yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına
geçmiyor muyuz?

*Hayat çok ince, akil almaz incelikte
ipliklerle örülmüştür. Her şey o kadar birbirine bağlıdır
ki, İlk okul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.

Bir
mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı, bir
at bir komutanı,
Bir komutan bir orduyu,
Bir ordu bir
ülkeyi kurtarır diyordu..

Maddi durumumuz ne olursa olsun,
ister zengin olalım ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak
zorundayız.
Burada parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep
ve incelik vardır.
(alıntı)

Hiç yorum yok:

SON DAKİKA HABERLERİ VE GÜNDEMİ BURADAN TAKİP EDİN